Açılma ve kapanma dönemleri sarmalığında dünya bir kapanma dönemine daha giriyor. Savaş davullarının uğultusu derinlerden geliyor. Büyük savaş öncesine görece daha küçük savaş ve çatışmalar, zımni ve değişken uzlaşmalar yaşandı. Bloklaşma ve ittifak denklemleri giderek berraklaşıyor. Buraya nereden geldik?
Yeni düzen yeni bir savaşla kurulacaksa eğer, özet bir kronoloji her zaman faydalıdır. 20. yüzyıl iki dünya paylaşım savaşı gördü. Tarihin en kanlı boğazlaşmalarıydı. Bir ve ikinci dünya savaşları kapitalizmin tekelci aşamasında emperyalizm koşullarında gerçekleşti. Ölüm, yıkım ve tahribatın boyutları korkunçtu. Fakat bu savaş sadece haksız savaşlar tarihi değildi. Anti-emperyalist, antifaşist mücadeleler, barış, demokrasi devrim ve sosyalizm mücadelesi de bu tarihin içerisinde yer tuttular. Bugün küresel egemen medya insanlığa savaşların kaçınılmaz olduğunu söylüyor. Devamında madem savaş gerçekliği var sende en güçlü savaş makinesinin tarafında yer al deniliyor. Daha vahimi bu karanlık bulutların altında dünya halkları barış mücadelesine pek konuşamıyor. 2. Dünya Savaşı 1945’te Hitler’in ve faşist orduların yenilgisiyle sona erdi. Bugün ifade edilen ve eski dünya düzeni olarak tanımlanan siyasi dengeler 1945-1957 döneminde imzalanan anlaşmalarla büyük oranda belirlenmişti. Batı, Kapitalist Blok ve Sosyalist Blok olmak üzere iki güç merkezine bölündü. Batılı Emperyalist Güçler ABD öncülüğünde NATO’yu kurdular. SSCB merkezli blok ise Varşova Paktı ile içine Balkan, Slav ülkelerini kattı.
İlerleyen yıllarda soğuk savaş dönemi başladı ve bu denge 1990’lı yıllara kadar sürdü.
SSCB’nin 1991’de son kalıntıları dağıldı. Bürokratik sosyalizm yenilmişti. Böylece iki kutuplu dünya tartışmalarının yerini tek kutuplu, çok kutuplu dünya tartışmaları aldı. Kabuk bir kez daha çatlamıştı. Kapitalizm yeni dünya düzenini arıyordu. Amerika’da gerçekleşen 11 Eylül saldırısı denklemi yeni bir rotaya soktu. Afganistan’a müdahale Irak işgaliyle devam etti. Irak’ta 1 milyondan fazla insan hayatını kaybetti. SSCB’yi çevrelemek için oluşturulan yeşil kuşak projesi de bumerang etkisi yarattı. Cihadi silahlı örgütlerin bir bölümü namluyu ABD ve AB’ye çevirmişti. Bu yapılar kimi durumda çift taraflı kullanıldı.
2000 yılı yeni bin yılın başlangıcı olarak kutlandı. Milenyum çağı barış ve refah çağı olacaktı. Ama bu yalan ilk 25 yılda çöktü. Silahlanma, savaş ve iç savaşlarla kan denizinin dalgaları yeniden yerküreyi dövmeye başladı. 2011 Arap baharı ya da Arap isyanları olarak tarihe geçti. Tunus’ta yoksulluğa ve zorbalığa isyan eden Buazizi adlı genç kendini yaktı. İsyanlar Kuzey Afrika ülkelerinden Ortadoğu’ya yayıldı. Otoriter rejimler sarsılırken emperyalist güçler boş durmadı. Bölge yeniden dizayn edilecekti.
Yeni savaş konsepti
Yeni düzen arayışında 2019 kırılma yılıydı. Dünyanın en büyük savaş örgütü olan NATO, 2030 yeni soğuk savaş konseptini belirledi. Artık ana hedef Çin’di.
Etrafındaki ittifaklar parçalanmalıydı. Fransa Devlet Başkanı Macron, “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” dese de, Ukrayna Savaşı ABD’yi yeniden NATO çizgisine bağladı. NATO yeni ülkelerle genişlemeye devam etti. 7 Ekim 2023’de Hamas ve beraberindeki örgütler Aksa Tufanı operasyonunu gerçekleştirdi. İran güdümlü direniş ekseni de sükse yapmıştı. Fakat bu hamle bir yıl içinde Gazze’nin yıkımına, soykırım girişimi ve sürgüne neden olacaktı.
İran güç kaybetti, direniş ekseninin etkisini büyük oranda kaybetti. 8 Aralık 2024’de Suriye’de Esad yönetimi devrildi. Şam, uluslararası mutabakatla HTŞ’nin eline geçti. Rusya Suriye sahasından çekildi. Böylece Orta Doğu, Suriye ve Ukrayna etrafında yeni denklemler şekillendi. Orta Doğu’da bulunan Kürtler, ezilen halklar Kuzey Doğu Suriye ve Türkiye bakımından da yeni göç denklemleri ortaya çıktı. Denklemin içinde kim nasıl yer alacak, süreç nasıl ilerleyecek merak konusu. Toplumsal barış geniş kesimlerin umudu. Gerek ABD gerekse AB ülkeleri, Hindistan, Arjantin gibi ülkelerde aşırı sağ partilerin neo-faşist politikalarının hızla iktidara gelmeleri de tesadüf değil. Büyük paylaşım savaşına doğru, başta silah tekelleri olmak üzere sermaye gruplarının savaş partilerine yol verdiği açıktır.
Bu arada NATO Genel Sekreteri değişti ve başına Mark Rutte geçti. Trump AB’yi NATO şemsiyesinden atmakla tehdit ederken, Rutte %2 olan silahlanma bütçesini %5’e çıkarma talimatı verdi. Bu durum bir yandan AB’nin yeniden hizaya çekilmesi, diğer yandan büyük savaş hazırlığının en belirgin emaresidir. Her ne kadar AB üyesi ülkeler AB ordusu oluşturmaktan söz etseler de bu o kadar da kolay değil. Bu AB ülkelerinin zorunlu askerlik çağrısı da yaklaşan savaş felaketinin haberi görülmeli.
Burada Türkiye’nin dış politikasına da bir paragraf açmak gerekir. Uzunca yıllar Batı ekseninde kalan Türkiye, Batı-Avrasya ekseninde gelgitler yaşadı. 2011 Arap baharı döneminde İhvancı çizgi hükümet partisine egemen hale geldi. Maceracı olduğu kadar neo-Osmanlıcıydı. Proaktif ve aynı zamanda agresif bir dış politikaya denk geliyordu. Şam yönetiminin değişmesiyle birlikte dış politika Afro-Avrasya konseptine verildi. Bu kavramı önce Mehmet Uçum, sonrasında resmileştirerek Erdoğan gündeme getirdi. Afrika’dan Asya’ya uzanan hayaller bugünkü NATO konseptiyle de uyumlu görünüyor.
Bu tarihsel kronolojinin devamında yeni dünya düzeni ve onu belirleyecek yeni savaş düzeni bakımından temel karakteristik başlıklara geçebiliriz.
Ekonomik bakımdan:
Dijital borsa ve kripto paralar, çip ve batarya üretimi, tedarik zincirleri ve benzeri başlıklarda hegemonik ekonomik rekabet kızışıyor. Petrol ve gaz kaynaklarındaki sınırlılık, küresel iklim değişikliği kapitalist tekelleri yeşil ve yenilenebilir enerji alanına yöneltti. Elektrikli otomobiller, yeni batarya sistemleri, pazar paylaşım mücadelesine yeni boyutlar getirdi. Yine de petrol, doğal gaz ve maden yatakları kapitalizmin vazgeçilmezleri arasında. Uydu taramaları, kara ve denizlerde yeni rezervler buldular. Dolayısıyla yeni enerji ve su savaşları kapıya dayandı.
Kalkınma Yolu Projesi örneğinde olduğu gibi yeni enerji koridorları ve ticaret yolları da savaşı yakınlaştırıyor. Trump dönemiyle başlayan yüksek gümrük vergileri, ambargo ve kota sistemini de bu çerçevede düşünmek gerekiyor. Göçmen işçiler de içinde olmak üzere, küresel emek transferleri ve nüfus stratejileri de yeni boyutlar kazandı. Rekabet her alanda keskinleşiyor. Bununla birlikte çalışan ücretlerinde kesintiler, sosyal sendikal gruplar sosyal uyanışları tetikliyor.
BRICS, NAFTA gibi ekonomik çatılar çatırdayıp bozuluyor ve yeniden kuruluyor. Silah sanayi, silah satış pazarı ve savaş bütçeleriyle büyük savaşın siperleri kazınıyor.
Siyasi dizayn bakımından:
BM gibi uluslararası şemsiye örgütler, uluslararası normlar giderek yok sayılıyor. Trump’ın DSÖ ve Paris İklim Anlaşması’na meydan okuması boşa değil. Yardımlarını kesmesi boşa değil. Kanada, Grönland, Meksika ve Panama tepkilerini de yanına eklemeli. Eski düzen yok olurken yeninin doğum sancıları yaşanıyor. Yeni paktlar, yeni ittifaklar, norm ve kurumlar yeni savaş düzeniyle belirlenecek. Fakat filler tepişirken çimenler ezilmeye devam ediyor. 1916 Sykes-Picot sınırları çoktan tartışmaya açıldı. Orta Doğu yeniden şekilleniyor. Trump yönetimi, Orta Doğu’daki yeni Pax Americana’yı Çin’i çevrelemek üzere değerlendiriyor.
İdeolojik ve kültürel bakımdan:
Yeni çağ, otoriter liderler ve otoriter devletler çağı olarak şekilleniyor. Birebir aynı olmasa da otoriter eğilim birçok ülkede neofaşizme yaslanıyor. Yabancı düşmanlığı, ezilen halklara karşı ırkçılık ve şovenizm büyütülüyor.
Şovenizm vebası dünya halklarını büyük savaşlara ikna etmeye çalışıyor. Enternasyonalizmin temeline dinamit döşeniyor. Yirminci yüzyılda kazanılmış temel haklar orman kanunuyla baltalanıyor. Otoriterizmin bir kardeşi kooperatizm iken, diğeri pragmatizm. Devleti bir şirket mantığıyla yöneten ve şirketlerle devleti açıktan iç içe geçiren kooperatizm yerküreye hızlı yayılıyor. Esin kaynağı Amerikan pragmatizmine dayanan devlet yönetim anlayışı ise yeni barbarlar savaşında en güçlü barbarı destekleme çizgisinde halklara yutturulmaya çalışılıyor. Kamunun yani halkın denetleme gücünü yansıtan en küçük kurumlar dahi imha ediliyor. Tek lider kültüne dayanan otoriterizm, kamusal nitelikteki her şeyi bürokratik oligarşi olarak damgalıyor.
Kitle desteği sağlanan her yerde yeni insan tipi, güvenlikçi ve savaşçı politikalara göre şekilleniyor. Fakat bu yönelim bir yandan da kaotik ve bunalımlı insan tipinin yaygınlaşmasına neden oluyor. Orta çağ değerleriyle neofaşizm, lümpenlikle militarizm bir arada harmanlanıyor. Az çok örgütlü ve mücadele içinde olan topluluklar zor ve şiddet yoluyla bastırılıyor. Sosyalizmin geriye çekildiği, demokrasi güçlerinin baskılandığı bu dönemde uluslararası işçi sınıfı ve halklar arasında ideolojik, kültürel, politik bir dayanışma ağı hala örülmüş değil. 21. yüzyıl yeni enternasyonalizmi inşa edebilmiş değil. Avrupa’nın çürümüş ve sosyal demokrat partilerinden menkul sosyal enternasyonal ise aşırı sağla sağcılık yarışı içinde.
Mücadele ve muhalefet bakımından:
Madalyonun bir de diğer yüzü var. Emperyalizm göründüğü kadar güçlü değil. İç çelişki, çatışma, sosyal uyanış ve devrimlere açık bir sistem. “Emperyalizm en zayıf halkasından kırılır” tezi geçerliliğini koruyor. Trump (Cumhuriyetçiler) iktidara gelirken işçi sınıfına ve sendikalara refah sözü verdi. Bu sağlanmadığında iç çelişki derinleşebilir. Avrupa ülkelerinde ücret kesintileri, sosyal gasplar nedeniyle sınıfsal eylemler artıyor. Filistin işgaline karşı Avrupa ve Amerika üniversitelerindeki eylemler de gözden kaçmamalı. Ezilen bir halk olarak Kürtlerin de ilgi odağı olduğu not düşülmeli.
Daha düne kadar İran petrol işçilerinin greviyle sallandı. Mahsa Amini eylemleri özgürlük çığlığı oldu. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Dolayısıyla yaklaşan savaş tehdidi aynı zamanda sıkışan işçi-emekçi sınıflar ve ezilen halklar bakımından bir uyanışa da işaret ediyor. Savaştan çok barış mücadelesini konuşmalı.
Savaştan çok barış konuşulmalı
Bütün bu anlatıyı ve makaleyi 5 maddede özetleyerek sonuca ulaştıralım. Zira esas soru, yeni dünya denklemi ve savaş ihtimalinde ezilen sınıf ve halklar bakımından nasıl bir sonuç çıkarılacağına düğümleniyor:
-
Egemenlerin sınırlarını çizdiği tahayyül çemberi kırılabilir. Bu çember bize sadece savaşı, savaş pozisyonunda hangi savaş arabasına bineceğimizi koşullamaktadır. Oysa savaşı konuşmaktan çok büyük savaş senaryosuna karşı barış mücadelesini nasıl büyütebileceğimiz konuşulmalıdır. Pragmatizm (faydacılık) size ille de büyük savaş kliklerinden birine yedek olmaya dayatıyorsa, bu ihtimal tek seçenek değildir.
-
Faydacılık, bir başka topluluğun boğazlanmasıyla, kardeşin kardeşe vuracağı bir savaşla, ezilenin lehine sağlanamaz. Bu koca bir yalandır.
-
Büyük savaşa (belki de 3. Dünya Savaşı’na) giderken küçük savaşlar ve ittifaklar dikkatle izlenmeli. Çünkü büyük fotoğrafı kaçırmak, finalde küçük balıkların büyük balıklar tarafından yutulması demektir. Emekçi sınıflar ve ezilen halklar elbette emperyalist çelişki ve çatışmalardan faydalanabilir, bunu kendi lehlerine kullanabilirler. Fakat bu asla büyük savaşa onay vermek ya da onun yedeği olmak anlamına gelmemelidir.
-
Tarih sadece haksız emperyalist savaşlar tarihi değildir. O tarihin içinde insanlığın onuru, barış hareketleri de vardır. Dolayısıyla ezilen sınıf, tabaka ve halklar bu tarihsel mirası gün yüzüne çıkarmalıdır.
-
Henüz netleşmeyen büyük savaş öncesinde dünya halklarına düşen, küresel enternasyonal barış hareketlerini büyütmek ve dayanışma köprülerini güçlendirmektir. Ortadoğu ve Türkiye’deki halklar için de bu geçerlidir. Başı dik, onuru yüksek yeni insan tipi bu mücadeleyle şekillenecektir. Ülkede, bölgede, dünyada barış, tam demokrasi ve eşitlik için.